Zor Zamanlar Güçlü İnsanlar Yaratır
Son zamanlarda sürekli bir söz çıkıyor karşıma:
"Zor zamanlar güçlü insanlar yaratır. Güçlü insanlar iyi zamanları yaratır. İyi zamanlar zayıf insanlar yaratır. Zayıf insanlar ise zor zamanlar yaratır."
Tekrar tekrar okuyorum. Evet, çok iyi bir söz, çok doğru bir söz. Ama aklımda spesifik bir örnekle eşleştirememiştim. Sanki biraz havada kalıyor, tam olarak oturmuyordu. Daha sonra ailemin yurt dışında büyük firmada çalışan bir arkadaşıyla denk geldik. Kendisi yurt dışı kökenli büyük firmaların, nitelikli Türk gençlerini diğer milletlerin nitelikli gençlerine göre daha çok tercih ettiğinden bahsetti bana. Ama sebebini sormak aklıma gelmedi şaşkınlıktan. Garipsedim. Aklım almadı resmen. Çünkü Türkiye’deki eğitim sisteminin nitelikli olmadığı, hatta yurt dışında bazı ülkelerin Türkiye’deki sınavları tanımadığı gibi gerçekler vardı. Sonra bu durumu etraflıca düşünmeye, araştırmaya, arkadaşlarımla ve büyüklerimle konuşmaya; hatta teknolojinin nimetlerinden yararlanarak yapay zekâyla tartışmaya karar verdim. Yapay zekâyla yaptığım tartışma da dahil olmak üzere tüm bu süreçten bazı fikirlere ve gerçeklere ulaştığımı düşünüyorum. Karşıma çıkan bu araştırma ve benim anlama ihtiyacımı karşılamak için geçirdiğim tüm bu süreç, yukarıda bahsettiğim sözü de daha iyi kavramama ve gelecek hakkında umutlanmama sebep oldu.
Büyük firmalar Türk gençlerini daha çok seçiyorlar çünkü standart bir Türk genci hayatı boyunca zorluklarla mücadele eder. Onun için zorluk limiti çok farklı bir düzeydedir. Başka gençlerin “olağanüstü” olarak adlandırdığı durumları Türk genci “olağan” olarak adlandırır. Doğumu ile başlayan bu zorlu yolculuk genelde ömrünün sonuna kadar devam eder. Bu süreç; büyük hayallerini makaslarla parçalayan öğretmenler ve eğitim sistemiyle başlar. Türk istikbalinin gencecik evlatlarına, yerinde durmayan hayal gücünü yönlendirmeyi öğretmek yerine sürekli prangaya vurulması öğretilir. İstisnasız herkesin hayatının merkezine derslerini ve ödevlerini koyması gerektiği dayatılır.
Peşine ortaokul başlar. Yeni bir sayfada büyük beklentilere sahip Türk genci, beklediği değişimi göremez. Hâlâ hayatının merkezine ilgisini çekmeyen dersleri ve bir eziyet gibi gelen ödevleri koyması telkin edilmektedir. Bu dönemde ne okulda ne evde rahat bulamayan Türk genci, kendisini kitaplara verir. Kendine başka dünyalar arar. Zaten ekonomik şartlardan ötürü de en uygun aktivite de odur.
Ayrıca ortaokuldan hangi liseye geçeceğini belirleyen o meşhur sınav da yaklaşmıştır. Henüz haberi yoktur ama o sınavın adı, formatı, kuralları; sınav yılına gelene kadar muhtemelen birkaç kez değişecektir. Daha ortaokulu bitmeden Türk genci sırtında büyük bir yük taşımaya başlar.
Sonra güç bela kazandığı lisesine bir şekilde gider. Gereksiz zor sınavlar, aşırı sinirli hocalar, yoğun dersler arasında ezilir Türk genci. Aileye katılan yeni üyelerle birlikte ekonomik sıkıntılar da iyice artar. Ülkenin durumu hâlâ içler acısıdır. Vatanını ve milletini gönülden seven Türk genci, bir yandan ülkesinin hâline üzülür, bir yandan da ne olup bittiğini anlayabilmek için daha lise yıllarında siyasetle ilgilenmeye başlar. (Fakat anlaması zordur. Çünkü siyasetin yalan dolanla örtülü olduğunu henüz öğrenmemiştir.)
İlkokuldan önce çok güzel hayalleri olan bu Türk genci, okul hayatına başladığından beri hayal kuramaz olmuş; hedef belirleyemez hâle gelmiştir. Lise notlarının kimisinin düşük olmasıyla, üzerine bir de aile baskısı binmiştir. Üstüne üstlük, hangi mesleğin kendisine uygun olduğunu keşfedememenin de yükü vardır. Ayrıca ortaokulda lise için anlatılan o rahat ve kolay akademik ortamın bir yalan olduğunu anlayarak ilk senesini zor bela tamamlamıştır. Liseye geçiş sınavında o kadar yorulmuştur ki üniversite sınavında tüm lise hayatının sorumluluğunu taşıyacağının farkına bile varmadan 3 yılı geride bırakır.
Sonra bir de sınavı yazan kişilerin keyfine göre belirlenen bir üniversite sınavına girer. Bu sınavın zorluğunu ise hiçbir zaman stabil olmayan ülke durumu belirler. Zaten bu Türk gencinin her senesinde mutlaka ülke gündemini yerinden sarsacak bir şey olmuştur:
Ya deprem… ya yangın… ya pandemi… ya darbe… ya da ekonomik kriz.
Fakat her şeye rağmen ayakta kalmıştır Türk genci. Zor da olsa bir şeyler başararak üniversitesini kazanır. Ama bu kez ekonomik zorluk çok daha derinden hissedilir. Vizeler, finaller derken bir de sınıfsal farklarla yüzleşir. Kendisinin ve arkadaşlarının büyük emeklerle hazırlandığı üniversitelere, yabancı öğrencilerin çok daha kolay, cüzi bir ücretle girebildiğini gördüğünde kendi ülkesinde ikinci vatandaş muamelesi gördüğünü acı bir şekilde fark eder. Ne kadar çalışırsa çalışsın ne kadar başarılı olursa olsun, bazen yeterli gelmeyeceğini anlar. Fakat elinden pek bir şey gelmez. Değişim isteğiyle verdiği oy bile çoğu zaman karşılık bulmaz.
Tüm bu çalkantılı süreçlerin içinde Türk genci yalnızca kendisini değil, ait olduğu değerleri de taşımaya çalışır. Çocukluğundan beri örnek aldığı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına bağlı kalarak; aklın ve bilimin ışığında ilerlemeye inanır. Ülkesine duyduğu sevgiyle sadece kendi geleceği için değil, vatanı için de bir şeyler başarma arzusunu içinde taşır. Bazen bu inanç yalnız kalır, bazen yıpranır… ama hiçbir zaman tamamen sönmez.
Tüm bu zorluklar onu bükse de kırmaz.
Çünkü bir Türk genci, henüz çocuk yaşta hayatla savaşmayı öğrenmiştir.
Onun için kriz yönetimi doğal bir reflekstir. İşte bu yüzden yurt dışındaki büyük firmalar, nitelikli Türk gençlerini tercih eder:
Çünkü bu gençler zorluklara “zor” demez.
Yorumlar (2)