Sırada beklerken yapılabilecek aktiviteler, duş alırken dinlenecek müzikler, oda toplarken arkada çalacak podcast, spor yaparken dinlenecek şarkılar, yemek yerken izlenecek videolar…” Canımızın sıkılmaması için adeta tüm teknolojik fırsatları ortaya koyuyoruz. Bir iş yaparken kafa dağılmasın diye iki, üç, yetmezse dört iş yapıyoruz. Ellerimizle örgü örerken kulaklarımız boşta kalmasın diye şarkı açıyor, hatta gözlerimiz de boşta kalmasın diye video açıyoruz. Sanki can sıkıntısı bize doğru gelen kocaman bir duman da biz onu tüm bedenimizle kovalayıp savuşturmaya çalışıyoruz. Peki gerçekten bu “can sıkıntısı” bu kadar korkulacak ve giderilmesi gereken bir şey mi?


Dilerseniz önce can sıkıntısını tanımakla başlayalım. Can sıkıntısı, beynin mevcut uyaranları yetersiz bulmasıyla oluşan bir boşluk hâlidir. Uyarılmamızı sağlayan dopamini günümüzde bir sürü kaynaktan hiç doğal olmayan bir şekilde alıyoruz. Kaydırmalı sosyal medya uygulamaları, binlerce seçeneği bulunan dizi/film siteleri, binlerce insanla tek kaydırmayla tanışılan tanışma uygulamaları... İşin daha da kötüsü şu ki dopamini aldıkça alışıyor, alıştıkça artırıyor, artırdıkça daha çok isteyip yapay yöntemlerle daha çok alıyoruz ve artık “doğal” hayatımız bize yetersiz geliyor. Bize ders anlatan öğretmenimizin görüntüsünü ve sesini hızlandıramıyoruz, arkadaşımızla sohbet ederken anlattığı konu ilgimizi çekmezse 2 dk ileri alamıyoruz ve oyunlardaki gibi sıkıldıkça arabamızın rengini değiştiremiyoruz. Bu da sıkıldıkça sıkılmaya ve yapay dopamin almaya bizi sevk etmeye devam ediyor. Ve işte kısır döngü!

Peki can sıkıntısı aslında sandığımız kadar kötü bir şey olmayabilir mi? Hadi şunu bir düşünelim: En güzel, yaratıcı, ilginç fikirler aklınıza ne zaman geliyor? Çoğunluk buna tuvalet veya duş diyecektir :) Nedenini hiç düşündünüz mü? Genelde tuvalette (gerçi artık insanlar tuvaletini yaparken bile sosyal medyada kaydırıyor) veya duşta boş zamanımız olur. Verip verebileceğimiz her algımızı dışa vurmayız. Sürekli tüketimi durdururuz ve zihnimiz üretime geçer. Çünkü nasıl bir şeyler yiyip yiyip sindirmeyip tuvalette çıkmazsak midemiz ve bağırsaklarımız bozulursa, beynimizi de besleyip besleyip hiçbir şey çıkartmazsak beynimizin de sağlığı bozulabilir. Dolayısıyla tuvalet, yürüyüş, duş gibi ufak molalarda beyin hemen üretime geçer. Yani canımızın sıkıldığını sandığımız anlarda aslında en büyük fırsat ayağımıza geliyor olabilir! Yaratıcılığımız tetiklenir, sabrımız gelişir ve araştırmaların da gösterdiği üzere çocuk gelişimine oldukça faydalıdır.

Ancak insanların canının sıkılmasını istemeyeceği yadsınamaz bir gerçek. Peki az önce bahsettiğimiz gibi dopamin reseptörlerini çileden çıkarmadan nasıl can sıkıntımızı azaltabiliriz? İşte birkaç yapılabilir öneri:

● Dopamin detoksu

● Yavaş ama etkili ve doğal dopaminler almak (örnek: piyano çalmak, yürüyüşe çıkmak, resim çizmek)

● Yapay dopaminleri zaruri olmadığı müddetçe azaltmak

● Meditasyon

● Ödülleri erteleyebilme becerisini geliştirmek

● Egzersiz yapmak (yalnızca dopamini değil, dopamin reseptörlerini de artırır! Ayrıca stresten sorumlu kortizol hormonunu azaltır.)

● Can sıkıntısıyla bilinçli bir şekilde temas kurmak


Özetle modern dünyanın getirileri sonucu dopamin reseptörlerimiz çileden çıkabilir ve can sıkıntısını savuşturmak için daha çok yapay dopamin, gerçek hayattan zevk alamama ve daha çok can sıkıntısı şeklinde bir kısır döngüye gireriz. Ancak can sıkıntısından bu kadar korkup kaçmamak gerekir çünkü aslında bize sayamayacağımız kadar çok faydası vardır!

Peki bu durumda kendimizi dengeye getirmek için ne yapmamız lazım? Dopamin detoksu, egzersiz, meditasyon ve can sıkıntısına izin vermek gibi bir sürü örnek bu konuda bize yardımcı olabilir.

Sevgiler…