Toplum içindeki karşılıklı ilişkilerde sonucu belirleyen çoğu zaman sadece sizin tercihiniz değildir. Peki birey kazanmak için ne yapmalıdır? Bireyle birlikte toplum da kazanabilir mi? İşte ortak faydayla bireysel kazanç arasındaki bu gerilimi açıklayan teori, oyun teorisidir.
Oyun teorisi kavramı ilk defa 1944’te matematikçi John von Neumann ve ekonomist Oskar Morgenstern tarafından yayımlanan “Oyun Teorisi ve Ekonomik Davranışlar” adlı eserle ortaya konmuştur. Bu eser ekonomiyi toplumsal ilişkilerle de bağlayarak bireylerin ve grupların kararlarını sadece kendi çıkarları üzerinden değil, karşılıklı etkileşimler içinde değerlendirerek karşılıklı yarar sağlayan çözümler bulmanın yöntemini ortaya koyar. Teori, 1950’lerde John Nash’in geliştirdiği “Nash Dengesi” kavramıyla kendisine daha geniş bir uygulama alanı buldu. Nash’in bu katkısı ona 1994’te Nobel ekonomi ödülünü kazandırdı; hayatını anlatan “Akıl Oyunları” filmi sayesinde oyun teorisi, halk arasında da ün kazandı.

Oyun teorisinde “oyun” kavramı, en az iki oyuncunun birbirlerinin hamlelerini dikkate alarak karar verdiği stratejik bir durumu ifade eder. Oyunun temel unsurları şöyledir:
• Oyuncuların kararları birbirini etkiler.
• Her hamlenin sonunda bir getiri veya kayıp ortaya çıkar.
• Oyuncuların rasyonel (mantıklı) tercihler yapacağı varsayılır.
• Her oyuncu kendi çıkarını maksimize etmeye çalışır.
Bu unsurların net biçimde görüldüğü örneklerden biri oyun teorisinin ünlü örneği olan mahkûm ikilemidir. Ayrı odalarda sorgulanan iki suç ortağını düşünün. İki suçlu da sessiz kalmayı tercih ederse delil yetersizliğinden dolayı ikisi de hafif ceza alır. Biri itirafçı olur diğeri susarsa itiraf eden hafif ceza alırken diğeri ise ağır ceza alır. İkisi de itirafçı olursa her ikisi de orta düzey bir ceza alır.

Karşı tarafın ne yapacağı bilinmediği bir senaryoda kişi için en az riskli strateji, itirafçı olmaktır. Ancak iki taraf da aynı mantığı izlediğinde ortaya herkesin ceza aldığı çelişkili bir sonuç çıkar. İşte bu senaryoda hiçbir oyuncu tek başına stratejisini değiştirerek daha iyi bir sonuç elde edemez; bu tür durumlara “Nash dengesi” denir. Bu denge, bireysel çıkarı önceleyen rasyonel davranışların sonunda oluşan istikrarlı fakat toplumsal açıdan optimum olmayan bir durumu ifade eder. Kısaca mahkûm ikilemi, güvenin zayıf olduğu bir ortamda aklın nasıl yetersiz kaldığını gösterir. Bireyler çoğu zaman kendileri için en rasyonel stratejiyi benimsediklerini zannederken aslında hem kendilerinin hem de toplumun kuyusunu kazdıklarını fark edemezler.
Mahkûm ikileminin bir yansımasını evrimsel biyolojide de gözlemlemek mümkündür. Şempanzeler gibi sosyal hayvanlarda görülen karşılıklı altruizm (diğerkâmlık) kavramı buna iyi bir örnektir. Sosyal hayvan gruplarında bir üye, başka bir üyeye yiyecek paylaşmak veya temizliğine yardım etmek gibi bir destekte bulunduğunda karşılık görmezse bir sonraki sefer yardım etmez. Geri yardım etmeyen üye, bu davranışını sürdürdükçe grup içinde yalnızlaşır ve dışlanır. Eğer birden fazla üye bu davranışı devam ettirirse grubun iş birliği zayıflar ve bu da grubun hayatta kalma olasılığını düşürür. Oyun teorisi, bu tür altruizm (diğerkâmlık) içeren davranışların doğal seçilim yoluyla nasıl evrimleştiğini açıklayarak evrim teorisinde de ne kadar önemli bir rolü olduğunu gösterir.

Sonuç olarak oyun teorisi, uzun vadeli kazancın karşılıklı güven ve iş birliği bilinciyle kurulan denge ile mümkün olduğunu, kısa vadeli bireysel kazancın ise dengeyi bozarak uzun vadede hem bireye hem de gruba kayıplar verdiğini anlatır. Günlük hayatınızda sokağı temiz tutmak, trafik kurallarına uymak gibi kurallara riayet etmeyen insanlara bakıp “zaten herkes yapıyor” diyerek onlarla aynı şeyi yapabilirsiniz. Fakat bu kısa vadeli kazanç uğruna bozulan dengenin, uzun vadede herkesin kaybettiği bir oyuna dönüşeceğini unutmamak gerekir.
“İnsanlar birbirlerine bağımlı olduklarını kabul ettiklerinde, en rasyonel strateji iş birliğidir.”
Yorumlar (0)