Türdiriltimi, İngilizce’deki “de-extinction” kelimesinden Türkçeye geçmiş bir biyoloji terimidir ve kısaca soyu tükenmiş türlerin, onlara en yakın yaşayan akraba türleri üzerinden yeniden oluşturulması anlamına gelir. Bu kavram ilk duyulduğunda çoğu insanın aklına önce bunun imkânsız olduğu gelebilir. Ancak türdiriltimi, birden fazla genetik mühendisliği tekniğinin bir arada kullanılmasıyla mümkün hale getirilmeye çalışılan bir süreçtir.

Daha açık ifade etmek gerekirse; türdiriltimi, soyu tükenmiş bir türün en yakın akrabasının genetik yapısının değiştirilerek tükenmiş türün genetik özelliklerine benzer hale getirilmesidir. Bu nedenle, özellikle bizim toplumumuzda ve benim çevremden sıkça duyduğum “Yoktan var etmek sadece Allah’a mahsustur.” gibi itirazlara bir yanıt olarak şunu söylemek gerekir: Bu işlem yoktan bir canlı yaratmak değil; var olan bir canlının genetiğini değiştirerek ona benzer bir canlı ortaya çıkarmaktır.

Tabii her bilimsel alanda olduğu gibi türdiriltimi konusunda da bir sürü tartışma vardır. En çok tartışılan konu ise bunun mümkün olup olmadığıdır. Bir türün nesli tükendiyse artık gelecek nesillerde var olamaz, bu yüzden yeniden canlandırılamaz gibi düşünülür. Ancak türdiriltimi savunucuları bunun aksini göstermeye çalışır. Burada asıl tartışma, teknik olarak bunun zor olup olmaması değil, kavramsal olarak mümkün olup olmadığıdır. Çünkü “de-extinction” kavramının mantığı, aynı türe ait organizmaların iki farklı zamanda var olmasını ve bunların arasında nedensel bir bağ kurulmasını gerektirir. Ancak bu, teoride imkânsız kabul edilir.

Türdiriltimini, “Resurrection biology” yani “Diriliş biyolojisi” başlığı altında inceleyebiliriz. Bu yaklaşımda, hedef türün en yakın akrabaları kullanılarak genetik bir melez oluşturulur. Ancak ortaya çıkan canlı, tam olarak tükenen türün birebir aynısı olmaz. Türdiriltimi için klonlama ve CRISPR-Cas9 gibi ileri genetik mühendislik teknikleri kullanılır. Klonlamaya bir örnek verecek olursak, 2003 yılında SCNT (Somatik Hücre Nükleer Transferi) yöntemiyle bir bucardo yavrusu doğdu. Bucardo, nesli tükenmiş Pirene dağ keçisinin bir alt türüdür. Ancak her ne kadar türdiriltimi başarılı da olsa, klonlanan bu yavru akciğer deformasyonu nedeniyle kısa sürede ölmüştür.

Eğer SCNT başarılı şekilde uygulanabilirse, klonlanan bireyden birden fazla yeni birey üretmek de mümkündür. 2023 yılı itibarıyla türdiriltiminde geri ıslah, klonlama ve çeşitli genetik mühendislik teknikleri kullanılmaya başlanmıştır. Klonlama örneği dışında, aslında en aşina olduğumuz teknik geri ıslah tekniğidir. Çünkü bu teknik, bir popülasyonun içerisindeki belirli verimli özellikleri arttırmak için sıkça kullanılır. Lakin bunu türdiriltimi için kullanmak istediğimizde, soyu tükenmiş olan tür ile yaşayan bir türün yakından ilişkisi olması gerekir. Eğer herhangi bir ilişki yoksa, geri ıslah yöntemi kullanılamaz.

Türdiriltimi belki de henüz mümkün olmasa da, ilerleyen yıllarda başarıya ulaşabilir gibi görünüyor. Peki başarıya ulaştığımızda dinozorlar, mamutlar geri dönebilir mi? Bu sorunun cevabı "hayır"dır. Çünkü bir türün yeniden oluşturulabilmesi için o türün veya canlının genetik koduna, yani DNA’sına dair bir bilgiye sahip olmamız lazım. Ve normal şartlar altında DNA’nın yarı ömrünün 521 yıl olduğunu göz önünde bulundurursak, dinozorlar ve mamutlar bu sınırı çoktan aşmıştır; herhangi bir bilgi bulamayız ve bu yüzden türdiriltimleri söz konusu değildir. Ancak soğuk ortamlar, tıpkı bizim besinlerimizde olduğu gibi DNA için de önemli bir koruma faktörü olduğundan, Sibirya’da bulunan bir mamut fosilinden DNA örneğine ulaşılabilmiştir.


Bunu dinozorlar için Evrim Ağacı şu sözlerle açıklıyor: “Türdiriltimi açısından T. rex gibi dinozorların aramıza dönmesi şu an için teorik olarak bile bir hayaldir ve gerçekçi bir bakış açısıyla baktığımızda T. rex gibi canlıların türdiriltimi şu anlık sadece Jurassic Park'ta izleyebileceğimiz ütopik bir olgudur.” Peki kimse türdiriltimini denemedi mi? Elbette denedi.

Örneğin, Berlin’de bir hayvanat bahçesinin yöneticisi iki kardeş, yaban sığırını yapay seçilim yoluyla geri getirmeye çalıştı. Bunun için yaban sığırına benzeyen özellikleri taşıyan bireyleri titizlikle seçtiler ve yapay seçilim uyguladılar. Ancak her ne kadar 1930’larda bu yöntemin başarılı olduğu söylense de, üretilen bu sığırların bazı morfolojik özelliklerden yoksun olmaları, bunun başarısız bir türdiriltimi örneği olduğunu gösteriyor. Bu sebeple klonlama tekniğiyle uygulanan Pirene dağ keçisi türdiriltiminin hâlâ ilk örneği olarak kabul ediliyor ve aynı zamanda iki kere nesli tükenen tek canlı olarak tarihe geçmiştir. Çünkü 2003’te klonlamayla dünyaya gelen yavru, çok geçmeden hayatını kaybedince türün ikinci defa nesli tükenmiştir. Sonuç olarak türdiriltimi, ilk bakışta bilim kurgu filmlerine aitmiş gibi görünse de tamamen imkânsız bir fikir değildir.

Bilim, bugüne kadar bilim kurgunun hayal ettiği pek çok şeyi gerçeğe dönüştürmeyi başarmıştır. Ancak bu alanda da her bilimsel gelişmede olduğu gibi etik ve ekolojik kaygılar vardır ve bu tartışmalar kısa vadede sona erecek gibi görünmemektedir. Bu arada, yakın zamanda Colossal Biosciences adlı bir şirketin “Ulukurt” (Dire wolf) türünü geri getirdiği iddiası gündeme gelmiştir. Ancak bu iddia doğru değildir; üretilen canlı, genetiği değiştirilmiş bir gri kurttur. Neden mi? Çünkü şirket sadece 14 gende 20 tanecik değişimle bu ulukurdu yaptıklarını iddia ediyor. Bu kadar küçük rakamlarla böyle bir şey yapamazsınız. Ama bu seçtikleri 20 değişim, gri kurdu ulukurtlara oldukça benzetecek değişimler olarak seçilmiş. Fakat ulukurt asla olmayacaktır. Colossal Biosciences şirketinin bu açıklaması, büyük olasılıkla gelecek çalışmalarına yatırımcı bulabilmek için yapılmış iyi bir PR çalışmasıdır.